20 Kasım 2014

'' lafçı değil, icraatçi hükümet'

 

İcraatçi Hükümet Nasıl Olunur ?

İcraatçi hükümet olunmaz; doğulur. Laf kalabalığıyla , normalde alınması gereken oydan fazlasını aldı mı, o iş tamamdır aslında....

Derin bir oh çekerek kurulur,çünkü karşısındaki  olası en büyük engelini, yani seçmen kitlesini, laf ebeliğiyle rahatça aşabileceğini görmüştür. İcraatçi hükümet böylelikle doğmuş olur. Hayırlı olsun. 

İcraatçi hükümet, hükmetmeyi pek sever. Ancak, tüm icraatlerinde sürdüğü, süreceği hüküm '' hizmet'' adı altında itinayla saklanarak servis edilir. Devletin bir parçası olmayan; devleti kendi parçası haline getiren ''iş bitirici '' bir hükümettir. İlk bakışta akla yatkın gibi görünen savunması da hazırdır.'' İşleri yürütmemiz lazım...''Doğru. Kadrolaşma değildir o ; olsa olsa  işlerin halledilmesidir.

İcraatçi bir hükümet için icraatlerinin  bürokratik ve hukuki  hiçbir engele takılmaması hayati bir öneme sahiptir ki; çağ atlanabilsin; çıraklar kalfa, kalfalar usta, ustalar ustura, pardon büyük usta olabilsin...

Dolayısıyla icraatçi bir hükümet ,memurları ,sorumluluk ve sınır tanımadan; istediği gibi ödüllendirme ve cezalandırma yetkisine sahip bir hükümettir. İcraatçi bir hükümet , denetime sorgulanmaya da pek sıcak bakmaz, çünkü o ne yapıyorsa, memleketin üstün menfaatleri için yapıyordur .Aksi düşünülemez. Düşünen de olsa olsa vatan hainidir zaten. Değil mi ya?..

İş bitirici ve hızlı hareket eden bu tipte bir hükümet; yasaları gerekirse, torbalayarak bir gecede geçirir. Olmadı mı? Resmi Gazeteyi ''kanun hükmünde kararname'' cennetine çevirir. Her yeni yasa ''değişim'' i de beraberinde getirir. Ancak; maalesef, bu değişim , ''gelişim'' demek değildir.

İcraatçi hükümet; toplanma hakkına ,sadece, kendi eserlerinin (!) açılış törenlerinde saygı duyar. Muhalefetin mitinglerine tahammül gösterir. Halkın toplanma hakkını kullanmasına ise tepki gösterir.

Hükümet kanadından halkın toplanmama hakkını kullanması , her daim telkin olunur. Ne de  olsa , toplanılması gereken durumlarda halkı kendileri  topluyorlardır.Halkın kendi kendine, kimseye sormadan etmeden , biat etmeden toplanması, üstelik bir de icraatlere muhalif bir tutum takınması olacak iş değildir. Zaten olmaz o iş...

Bu dip dalgayı gemisi alabora olacak olan kaptan ve mürettebat fark ederek önlemini alır, sorunu çözer. Çözüm; toplanılmamasında; toplanıldığında ise hemen dağıtılmasındadır. Elbette ki, bu dağıtmayı da lafla değil, icraatle gerçekleştirir , çünkü bu tipteki bir hükümet eleştirilere katlanamaz. Halkın düşüncelerinden korkar. Ayağa kalkan bir halkı yeniden oturtmak zor olduğundan ; halkın sakin, suskun, uslu uslu evinde oturuyor olması hükümetin ''gizli gündem'' maddesidir ve elindeki tüm imkanları bunun için bir seferberlik emri çıkarır. Bunun için , sansür kurulları kurulur. ''Sansür değil o, hassasiyetimizdir'', derler. Yerseniz tabii...Yandaş medya da  etkili bir taktiktir. Yandaş medya yetmiyorsa, gider, medya grubu alır. Gerekirse, kendi canından candaş medya yaratır.Yeter  ki,yeter ki propagandası ''düzgün'' yapılsın. Yeter ki; evinden çıkmasın bu halk...

İcraatçi hükümetin icraatleri de önemlidir. Halkın gözünü icraatlerle boyamak elzemdir zira. Hastane, köprü, yol yapılır. Yol çok önemlidir. Yol yapılır ki, yolsuzluk olsun. İhale olsun ki ,yandaş müteahhitler de palazlanıversin. Eh, tabii, yolunu bulmadan kim kime yol yapar bu devirde ,değil mi ?İhalelerin rüşvet vererek kazanılması da olağan hale gelir ki; bu hal iyi bir hal değildir şüphesiz, ancak cevap hazırdır . ''Hizmetlerimiz, icraatlerimiz ortada, kurulan huzur ve güven ortamı ortada . Değerlerimiz değerleriniz, yolumuz yolunuzdur. Yolsuzluk yapsak , büyüme olur mu? Oysa ki, büyüyen halkın refahı değil; rakamlardır. Büyüyen zenginlerin banka hesaplarıdır.

Büyüyen halkın cebindeki delik , bütçedeki gedik, halktaki ezikliktir. 

Sadece ezilenler kendi aralarında , olabildiğince, eşittir...

 


10 Kasım 2014


 İtibar İçin ..

*Didiklenmiş İtibara Didaktik Bakış*


İtibar için, hem siyasi hem de ekonomik bağımsızlık gerekir.

İtibar için , angaje olmamak gerekir.

İtibar için, o ülke halkının adil ve özgür bir hayat sürmesi gerekir.

İtibar için, kendi insanlarını, kendi değer ve yöntemlerini geliştirmek gerekir.

İtibar için , kendi iç ve dış politikasını geliştirmek gerektir.

İtibar için, çok para değil; ama çok çaba gerekir.

İtibar için, yöneticilerin yönetmesi ;ama baskı kurmaması gerekir.

İtibar için, her hafta bir 'siyasi kriz' çıkarmamak; demogog olmamak gerekir .

İtibar için, dokunulmazlığın, sarayların, seçimlerde barajların değil ama;Siyasette,halkın fikirlerinin, hakça sahne alması  gerekir.

İtibar için, rüşvet, iltimas, irtikap gibi suçların bitirmek gerekir.

İtibar için, işçi cinayetlerini 'kader ile fıtrat' ile mazur göstermeye çalışmamak; aksine, bu cinayetlerin önünü kesmek için gerekli tüm yasal yaptırımları sağlamak gerekir.

İtibar için, sendikaların özerk bir yapıya kavuşması ve yöneticilerin çiftliği haline gelmemesi gerekir.

İtibar için, yöneticilerle yönetilenler arasında refah düzeyinde bir uçurum olmaması gerekir.

İtibar için, ülkenin gelir dağılımında adalet terazini dengede tutmak gerekir.

İtibar için, bebeklerin açlıktan ya da hastaneye yetişemediği için ölmediği bir sağlık ve sosyal adalet sistemi geliştirmek gerekir.

İtibar için, duble yollara değil; ama toplu taşımaya öncelik verilmesi gerekir.

İtibar için, yöneticilerin gelişmiş ülkelerden emir almaması gerekir.

İtibar için, tüm dünyanın ortak geleceğini ilgilendiren ya uluslararası anlaşmalara ön ayak olmak; ya da hiç değilse onları imzalamak gerekir.

İtibar için, doğa, insanlık ve uygarlıktan taraf olmak gerekir.

İtibar için, bir ülkenin en az yüzyıllık bir ' su ve iklim politikası ' oluşturması gerekir.

İtibar için , tarımda dışa bağımlı olmamak gerekir.

İtibar için, enerji yatırımlarını çevre ve doğayı gözeterek hayata geçirmek gerekir.

İtibar için, madenleri , 'ocak söndüren' değil; 'ocak tüttüren' hale getirebilecek maharet ve kararlılıkta işletmek gerekir.

İtibar için , cehalet ve sefaletle mücadele etmek gerekir.

İtibar için, sağlıklı kent planları oluşturmak ve bu bağlamda gecekondulaşmamış , uygar kentler yaratmak gerekir.

İtibar için, kentleri ilkel beton yığınları haline getirmemek gerekir.

İtibar için; en basitinden, kıyının o ülkenin halkına ait olduğu gibi bir gerçeği aşmaya çalışmamak gerekir.

İtibar için, sanatı özgür bırakmak ;'sanat kurulları 'kisvesi altında 'sansür kurulları ' oluşturmamak gerekir.

İtibar için ,tarihi eserlere sahip çıkmak ve onları ayaklar altına almamak gerekir.

İtibar için, bir ülke halkının toplantı, gösteri ve yürüyüş hakkını, hiçbir engellemeye maruz kalmadan kullanabilmesi gerekir.

İtibar için, iletişim hakkına saygı ve özel hayatın gizliliği ilkesini ,kabul, gerekir.

İtibar için, işkence karşıtı olmak gerekir.

İtibar için, ötekileştirmemek gerekir.

İtibar için , savaş karşıtı ve barış yanlısı tavrı; ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde ortaya koymak gerekir.

İtibar için, diğer halklardan, gerçek anlamda, insani yardımı esirgememek gerekir.

İtibar için; vicdan ekseninden kaymadan, ilerici ve geliştirici politikalar ortaya koymak gerekir.

İtibar için, Dünyada ,'halkının mutluluğuyla anılan' bir ülke için çalışmak gerekir.

İtibar için, 'kendine yetebilen ve dik durabilen bir ülke' için çalışmak gerekir.

Aslında basittir ama, itibar için, önce  ''muteber olmak '' gerekir.

2 Mayıs 2014

1 MAYIS,HEP MAYIS...

Bugün ,2 Mayıs 2014...

Dün İstanbul'da halk olarak bazı tutum ve davranışlara maruz kaldık.Yine.

Hepsini yazıp, dökmek mümkün değil ama birazı bile yetiyor da artıyor zaten.

Taksim 'in geçici(!) olarak iktidarın kurtarılmış bölgesi haline getirilişini gördük.

''Beşiktaş'ı terkedin.'' anonsuyla şaşırdık.'' Evet, toma suluyorsun.'' anonsuyla, bir ağaç gibi tek ve hür olan bir orman olduğumuzu gördük.

Okmeydanı'nda acil servisteki hastaların yine gaza doyduğunu (!) gördük.

Kadıköy'deki  sapsarı sendika ve sendikacıların işçinin hali-ahvali konusunda, her zamanki gibi yandaş söylemlerini de gördük.

Yenikapı'nın özde değil, sözde miting alanı olduğunu; garip bir kuşun bile konmaya tenezzül etmediği-etmeyeceği bir dolgu sahasından ibaret bir yer olduğunu gördük.

Evlerinde bebeklerin,çocukların biber gazından zehirlendiklerini gördük.Çığlık atamadılar çünkü,boğuluyorlardı,nefes alamıyorlardı,ağlıyorlardı.Ağladıkça gazın yüzlerini yaktığını bildiğimizden içimizin daha çok acıdığını, vicdanlarımızın bir kez daha kanadığını gördük.

Milletvekillerine de şahan kesilebilindiğini gördük.Hırsızlık,rüşvet,irtikap gibi suçlar için parmak kıpırdatmayanların, suçsuz yere, neredeyse kol kırdıklarını gördük .

Ortalığı toz duman etmenin gözleri yaşarttığını ,ama kör etmeye yetmediğini gördük.

Taksim ' e varılamıyorsa; her yerin Taksim olabileceğini gördük.

Şiddeti, baskıyı, gazı, tomayı, direnişi, yardımlaşmayı gördük görmesine ama biz bugün en çok ''korku''yu gördük.

Korkunun devam edeceğini de gördük, çünkü Ali İsmail'i, Berkin'i, Ahmet'i, Medeni'yi, Hasan Ferit'i, Abdullah'ı, Burak Can'ı, Ethem'i gördük. Biz gördük. Onlar da gördü..

Meydanlarda sadece 77' 1 Mayıs'ını değil;geçmiş tüm 1 Mayısları , Tuzla'da tersanelerde, madenlerde göçük altında, şantiyelerde, fabrikalarda, inşaatlarda türlü  iş cinayetlerine kurban giden tüm işçileri gördük. Onlar da gördü...

Halkın korkmadığını gördük. Onlar da gördü..

Dirayetin, direnişin, dirilişin asla zorbaca bir dayatmaya yenilemeyeceğini gördük. Onlar da gördü...

Pabucu ayakkabı kutularına sığmayacak kadar pahalı olanların ellerindeki tüm gücü ''Söyleyecek sözüm var. Anılacak acılarım; kutlanacak bayramım var.'' diyen halkın üzerine saldığını gördük.

Müstahkem mevkiiyi korumak için, herşeyi ama herşeyi yapan, korkudan beslenen ama -ne yaparsa yapsın-korku salamayan, müstakbel maktül bir iktidar gördük...


14 Nisan 2014

Parmaklarımıza bakıyorum, tüm insanların parmaklarına....
Parmaklarımızdan parmaklıklar yapmışız ve kendimizi ilk , o parmaklıkların ardına hapsetmişiz...
Göz kapaklarımız zaten,zaten zindan;kapadığımızda zifir...
Can kafesi ,adı üstünde kafes.Yüreği sade korumuyor ki ,cancağızım kuşatıyor da...

O yüzden gözünü aç,parmaklarını özgür bırak,yüreğini uçur...

31 Mart 2014

mutluluk...


İnsanoğlu sürekli , hayalini kurup durduğu o mutluluk hissine ulaşmak için çabalayıp duruyor.
İnsan sürekli refahı , konforu kovalayarak mutluluğa doğru koşuyor; fakat ne koştuğu yere varabiliyor ne de yolda koşarken elde ettiği ganimetlerin tadını çıkarabiliyor...Yani , hiçbir konfor mutsuzluğun üstünü örtmeye yetmiyor. Yetmediği gibi , bunca rahatın içinde yine de mutsuz oluşunun yarattığı o yenilmişlik ve tatminsizlik hissi  yeni mutsuzlukları da beraberinde  getiriyor.
İnsanın kendini mutlu eden bazı şeylere kavuşması mutluluk mudur?
Bu hesaba göre ; iki ekmeği olan , bir ekmeği olandan iki kat fazla mutlu olmaz mı?
Yine bu hesaba göre, mutluluk varlıkla alakalı bir şey olmaz mı?
İnsanların ihtiyaçlarının giderilmesi mutluluk getirir.
Doğru; ancak, insanların hem bedensel hem de duygusal ihtiyaçları olduğunu da 
gözardı edilemez . 
Bedensel ihtiyaçları giderilmezse, giderilene kadar hep ilk planda yer alır.
Bedensel ihtiyaçları giderilince , duygusal  ihtiyaçlar da -ayrıca- önem kazanır.
Günümüzde , milyonlarca insan en temel bedensel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz durumdadır. Bu insanlar için , mutluluğun ilk basamağının yiyecek ekmek , barınacak yer olduğunu söyleyebiliriz; ama bu söz konusu insan ihtiyaçları  ''giderilemez '' şeyler değildir.
Peki, bedensel ihtiyaçlarını gereğinden kat be kat fazlasıyla gidermiş olup da bir türlü
mutlu olamayanlara ne demeli?

Mutsuzluk giderilemez olunca, mutluluk gidiyordur belki de. Olamaz mı?

O zaman, niçin,  -maddi anlamda - hep daha fazlasını istiyoruz?
İstediğimiz şeyler neden hep elle tutulur-gözle görülür -somut şeylerdir?
Daha iyi bir ev, daha iyi bir iş , daha iyi bir araba , daha çok para ,
daha çok para, daha çok para...
Peki, biz bu '' varlık arttırma ''yı neden istiyoruz ?''Yeter '' durumda olmak için...
Peki, o zaman, niçin varlıklarımız arttıkça , daha da yetersiz kalıyoruz?
Peki , buna rağmen niçin hep daha fazlasını istiyoruz ? Kendimiz için mi ?
Hiç sanmam. Bu giderilemeyen hırs , sakın çevremizdekileri kıskandırmak için olmasın ?
Zengin olan insanlara daha fazla saygı duyulduğu, onlara imrenildiği için olmasın sakın ? İnsanların zengin olma hayallerinin temelinde , belki de bu '' saygı duyulma '' isteği yatmaktadır. Zengin , daha iyi bir semtte , daha iyi ve daha büyük bir evde oturur. O evi de çeşitli antikalarla, gerçek değerlerini anlayıp - anlayamadıkları da ayrı bir tartışma konusu olan ama bir çuval para döküp aldıkları tablolarla döşer.
İnsanların tüm bu ıvırzıvırdan duydukları hazzın , çevresindekilerin , tüm bu
ıvırzıvırı kaç paraya satın aldıklarını bilmeleri düşüncesinin vermesi ve aslında
''sahte bir özgüven duygusu '' olması ne kadar da hazindir. Değil midir ?
Varlık arttırmaya yönelik olan  bu istek , yerine başka bir şey konulamaz bir istek de değildir.
Elde edilen her ''varlık '' insana zevk verir. Doğrudur; çünkü insanlar elde ettiklerini parayla kendilerini mutlu edebileceklerini sandıkları bir yığın şeye sahip olabilirler. Ancak, varlık artışı , insanın bilinç altındaki yetersizlik hissini sürekli olarak besler. Bu da içten içe , hatta içten dışa  mutsuzluğu uyandırıverir. Hani , mutluluk olacaktı varlık yolunun sonu ?
Demek ki, gerçek pek de öyle değilmiş. Değil mi ?
Belki ,temel bedensel ihtiyaçlar giderildikten sonra fazlasına pek de ihtiyacımız yoktur.
Belki de mutluluk; sağlığın, huzurun, sevginin tatmin edilmesinde saklıdır...
Belki de duygusal ihtiyaçların giderilememesi insana daha pahalıya patlar.
Belki de asıl unutulmaması ve gözardı edilmemesi gereken şey de budur.







 

10 Mart 2014

iç-dış komple bakım

 


İçeridekiler; hapisteki suçlular, tımarhanedeki deliler ...

Dışarıdakiler; çalışan-üreten-verimli-yararlı-duyarlı -örnek insanlar...

Ne hikmetse, dışarıdakiler içeridekilerle ilgilenmeyi akıllarının ucuna bile getirmemektedirler...

Ne yapmak lazım ?

İç-dış iyi bir yıkama, komple bir bakım yapmak lazım...

 

23 Şubat 2014

KADIN CİNAYETLERİ KADER OLAMAZ!



Ülkemiz kadına yönelik her türlü şiddet eyleminde üst sıralarda yer alırken ;kadın güvenliği ,
eğitim oranı, işgücü ve kadın - erkek eşitliği gibi konularda en alt sıralardaki yerini büyük
bir istikrar ile muhafaza ediyor. Kadına yönelik şiddet , bir insan hakları ihlali olup ;
kadının kişisel özgürlüğü, güvenlik hakkı , ifade özgürlüğü , eğitim hakkı , çalışma hakkı
gibi bir çok hak ihlalini de bünyesinde barındırmakla beraber , bunlar içinde en önemlisi ,
şüphesiz ki kadının yaşama hakkıdır.

Tüm dünyada '' yaşam hakkı '' en temel haktır ve bu hak devletlerin teminatı altındadır.
Bu bağlamda , kadın cinayetlerini önlemek ; önlenemediği durumlarda ise ;
diğer katil adaylarını da caydırıcı şekilde kadın katillerinin ceza almasını sağlamak
devletin görevi ve sorumluluğudur.

Kadın cinayetlerini sadece adli bir vaka olarak algılamak ve çok boyutlu böyle bir
olguyu bu seviyeye indirmek; en hafif tabirle , burnunuzun dibindeki buzdağını
görmemek-görmezden gelmek demektir.

Kadına yönelik her türlü şiddet eyleminin ve bu şiddetin son perdesi olan kadın
cinayetlerinin toplumda kadına biçilmiş olan rolle direkt bir bağlantısı olduğu için ;
mevcut duruma siyasi ve iktisadi bir perspektiften bakılması sorunun çözümü için kaçınılmazdır.

Yoksa sorun ; yok kadın eve geç gelmiş, yok dekolte giyinmiş , yok boşanmak istemiş,
yok çalışmak istemiş , yok sokak ortasında gülmüş , yok tecavüze uğrayıp-namusu kirlenmiş,
 yok haddini aşıp- yerini bilmemiş olması falan değil. 

Sorun ; kadınların sadece ve sadece '' kadın '' oldukları ; kadın olarak var oldukları
için öldürülüyor olmaları. Sorun;  bu cinayetlerin planlı-programlı  olarak,
bir bakımdan  '' nefret suçu ''  şeklinde vuku buluyor olmaları.
Sorun ; egemen gücün tornasından '' istenildiği ölçülerde '' düzgün çıkmayan 
her kadınının önce baskıya ve şiddete , en sonunda da cinayete maruz kalması....
Sorun ; Medeni Kanundan aile reisinin koca olduğuna dair hükmün ilgili maddeden
çıkarılmasının ardından yıllar geçmesine rağmen ; yasal olmayan , ama gizli ve sözlü bir
'' reis'' lik yetkisinin devlet dahil , tüm toplum tarafından erkeklere verilişinin genel kabul
görmüş olması sorunu...Bu genel kabul sayesindedir ki ; bu sözde reislik yetkisiyle  babalar,
amcalar, ağabeyler , kuzenler , kocalar ve sevgililer o kadın üzerinde hüküm verme ,
 ona eziyet etme , onu dövme ve gerekli görürse ya da sinirlerine hakim olamazsa ,
onu öldürme hakkını kendilerinde görebilmekteler.

Kadın cinayetlerinin çoğu önlenebilir aslında ; çünkü söz konusu cinayetler '' ben geliyorum ''
diyor. Cinayetlerin büyük bir kısmı her geçen gün artan şiddet sarmalındaki son hamle oluyor...
Önlenebilirler , ama önlenmiyorlar çünkü ; komşuların aile meselesi diyerek karışmadığı ,
polisin sadece nasihat edip bıraktığı, savcılık koruması altında bile güvenliğin sağlanamadığı
her vurdumduymazlık, her ihmal, her suiistimal  bir cinayet ihtimalini doğuruyor,
ve maalesef çoğu zaman da bu ihtimal gerçekleşiyor.

Kadınlar öldürülüyor. Devler koruması da bir işe yaramıyor . Burada akla şu soru takılıyor.
Kadınları korumak gerçekten bu kadar zor mu , yoksa istemiyor mu ? İstese , hemen istese , acil olarak tüm yasal düzenlemeleri ona göre yapar. Müstakbel katilin müstakbel kadın maktule ulaşmasını sağlayan tüm yolları kapatır; iyi hal indirimleri; ağır-haksız tahrik indirimleri konusunda ilgili tüm maddeleri katil değil ; maktul lehine düzenler.

Peki , kadın intiharlarının kaçı gerçekten intihar ?...
İntihar denilerek kaç kadının üstüne toprak atılıyor ?

Kadın cinayetlerinde büyük bir artış var.
Siyasi erkin de bu acı tabloyu gizleme çabası var.( Siyasi erk derken iktidar ya da muhalefet gözetmeksizin meclisteki ve meclise girebilecek durumdaki tüm partileri kastediyorum )

Bu yıl ve önümüzdeki yıl arka arkaya 3 seçim var. (Siyasi  erki elinde bulunduran tüm siyasi partilerin de genel olarak kadınlara bakışı da malumunuz, zaten ataerkil bir toplumda neden öyle riske girip , '' kadının yaşam hakkı '' üzerine politika öngörüp , meydanlarda konuyu dile getirsinler ki ? Değil mi ama ?...) Oy istedikleri kadınların yaşama haklarının teminatını vermeleri gerekmez mi ?

Hangi siyasi parti politasının içinde '' kadın cinayetleri '' ne vurgu var ?

Hangisi kadın cinayetlerinin önüne geçmek için nasıl bir düzenleme öngörüyor ?

Şayet biz , biz kadınlar ve imece usulü , el birliğiyle konuyla ilgili- ilgisiz tüm STK'lar
dirençli olup ; onları bu konuda adım atmaya  zorlamazsak böyle hayati bir konuda
bile tek adım atmayacaklardır .Atmayacakları da şuradan bellidir.
Seçilebilir yerden kaç kadını aday göstediler ki bugüne kadar ?....





düşle, düşün...

Düşleyip, düşündükçe yaşamın bizi daha az kısıtladığını görürüz.

Hayatın ezası, cefası artsa bile düşünen ve düşleyen insan; yıkılmayıp, umutla çabaladığı ve yoluna devam ettiği için kısıtlanamaz. Düşleyen , düşünen , iyi bir insanın zamanla rekabet etmediğini , aksine zaman içinde , zamanla uyum içinde ilerlediğini görürüz. Bu tip insanlar zaman için çalışmazlar; aksine, zaman, bu tip insanlar için çalışır. Zaman , bu tür insanların güzelliklerine güzellik, asalet ve bilgelik katar...

Hayata yenilmeyen , düşünmeyi, düşlemeyi yüreğinden ve aklından düşürmeyen ; bu iyimser , umutlu , dirençli insanlar birer '' sevda abidesi '' gibi dikilirler karşımıza ...

Düşle, düşün zaten başka nedir işin ?

 O bakımdan cancağızım, düşünüp/düşlemek lazım...

Umut,sevda, dava, kavga lazım...

 

15 Şubat 2014

devlet üzerine...

'' En iyi devlet yönetmeyen ;tüm organlarıyla hizmet eden devlettir.''


Platon ;senatonun kokuşmuş olduğunu yazmıştı; politikacılar rüşvetçi , insanlar aptaldı.
Voltaire , dünyanın aptallarla dolu olduğunu söylemişti ve dünyayı en az bulduğu kadar aptal ve sefil bir halde bırakmıştı.
Geride kalan nice savaşlar ,nice yıkımlar ,nice devrimler , nice felaketler yaşandı. Dünya, 2 kez topyekün savaştı.
Yüzyıllar hatta binyıllar geçti.ne değişti? Hiç...Hala aynı politik düzenbazlık, hala aynı aptallık...
Çatışma, çıkar ve hepsinden önemlisi de ''savaş '' , bir devletin varlık sebebi , en zor zamanlarında sığındığı güvenli limanıdır. Savaş yoksa, sistem (devlet) kendisine ,kendisi için , kendisine karşı kullanılmak üzere çeşitli tehdit ve tehlikeler üretir ki ; gücünü ispat edip, gücünü - baskı gücünü elbette-  arttırabilsin.  Savaş yoksa, çatışma ve ( düşmana karşı ) çıkar birlikleri yoksa ;yok olursa ,
''Sen niye varsın , demezler mi o zaman ? Derler...
Peki nedir, niye vardır o zaman? Kötümser (!) gözle bakarsak ; ''Yetiştirilmek ( patates gibi ) , soyulmak , sömürülmek, bir yere-bir yerlere bağlı/bağımlı olmak ,köşeye sıkıştırılmak , zorbalığa maruz kalmak, baskıya-baskına uğramak, ceza görmek, takip edilmek, taciz edilmek, aşağılanmak, coplanmak, biberlenmek , dövülmek, işkence görmek, sürülmek, sürgüne gönderilmek, satılmak, adaletsiz bırakılmak, kurşuna dizilmek, kılıçtan geçirilmek, asılmak ,kesilmek , bir sürü gibi güdülmek,yöneltilmek ve yönetilmektir.'' devlet...Devlet budur. Devletin ahlakı da,  yapısı da, yöntemi de, adaleti de budur. Tarih boyunca yönetim sistemleri değişmiş , temel mantık aynı kalmıştır. Tabii ki bu; üstüne basa basa belirtiyorum ki ;kötümser bir gözün gördüğüdür. Şüphesiz , iyimser bir gözle bakmak da mümkündür. İyimser bir gözle bakıldığında ise, devletin halkı iç ve dış tehditlerden korumak ve toplumsal düzeni sağlamakla görevli siyasi bir örgüt olduğunu söylemek mümkündür. Tehditlerden korumak ve düzen sağlamak var. Aslında iyimser olursak,derinlerde bir yerlerde hizmet de var; ama çok derinlerde...
Ütopik bir düşüncedir. Doğrudur. Ancak ; devletlerin iç-dış / sanal-gerçek tehditler, çıkar çatışmaları, insanları yöneltmek ve yönetmek gibi önceliklerinin ;halklarına  hizmetle yer değiştirmesi gerektiğini düşünmekteyim . Ütopya bu ya , bunun başarılabileceğine de, yürekten inanmaktayım.
Yine ütopya bu ya , bunun gerçekleşeceğine de inanmaktayım. Devletler bu evrimi er ya da geç geçirmek zorunda kalacaklar da zaten. Sorun; bu evrimleşme sürecinin mevcut güç odakları tarafından daha ne kadar erteleneceği...Sorun; insanlığın, yaşlı ve yorgun dünyamızın ,bu insanı, doğayı, dünyayı değil de, silahı, parayı, gücü koruyan sistemin ezasını-cefasını daha ne kadar çekebileceği ve kaldırabileceğidir.
Zira ;artık deniz,dalgaları taşıyamamaktadır...


(Ancak , bir konuda itirafta bulunmalıyım. Söz konusu ütopya, ütopya olmaktan çıkıp, ete-kemiğe büründüğünde ; yani devlet yapısındaki öncelik sıralaması değiştiğinde dünya; bugünkü kurtarılabilir halinden çok uzaklarda , büyük yıkımlardan, felaketlerden, savaşlardan, kıtlıklardan geçmiş olacak. Korkarım , insanoğlu yine geç kalacak...
Umarım ütopyam , korkumdan önce uyanır...)

 


kuyudan çıkmak...

Bulutlara yakın bir yerlerde başlamaz ki umut...
Umut dediğin kuyunun, karanlığın, soğuğun ve ıssızlığın en dibinde başlar...
Yavaş yavaş tırmandıkça yukarı, hem umuda antrenmanlı, hem de ışığa koşulu olmuş olursun.
Ve, bir an gelir ki, tenin ilk kez ışıkla temas eder. ''Yanıyor muyum acaba ?'' paniğini atlattıktan sonra , için gerçekten ısınmaya başlar, hareketlerin hızlanır, kanın deli akar ya , işte o zaman umuda doğru deviniminin daha da hız kazanacağı andır.
İşte o an , hayatın için kritik önem taşır.
Asla sıradan olmayan o ''an'' ,  dönüm , tamam ya da devam anıdır.
Umuda dair içindeki tek tereddüt bile seni kuyunun dibine tekrar yuvarlar.
Kuyuya düşmemek; bulutlara yükselmek, umuda ulaşmaktır...
Umuda ulaş....

1 Şubat 2014

Bir Halksızlaştırma Projesi...

Beyoğlu , Beyoğlu

*Neo-liberal politikalar yürüten , otoriter bir iktidarın kendine Taksim'i, Beyoğlu'nu hedef alması kadar doğal ve beklenilen bir şey olamazdı elbette, ki öyle de oldu zaten...
*Yoğunlaşan,ağırlığı artan-,tüm erkleri neredeyse kayıtsız-şartsız şekilde elinde bulunduran bir iktidarın, hem rant hedefi olarak, hem de siyasi gücünün ispatı olarak, halkın yoğun olarak toplandığı ''kale''yi  kendine hedef seçmesi de, aslında pek öyle aniden karşımıza çıkan bir tablo da değildi. İktidar ; halktan üstündü ve halkın bunu kabul etmesi gerekirdi. Halk kimdi ki? Değil mi ama ? Çekilecek çile , olacak iş değildi  yahu , hem de şehir merkezinde...Zengin olsalar, turist olsalar bile  bir yere kadar çekilirdi ama, halk kimdi ?Ne işleri, ne hakları vardı da şehir merkezi onların kamusal alanı oluyordu ?Şehir merkezi, rant merkezi demekti ve halka terkedilemeyecek kadar değerliydi. Kamusal alana ait her metrekarenin sermayenin tasarrufuna açılması için bir rant yaratma çabası , daha doğrusu savaşı içine girildi.
*Masa-sandalye yasağı sonucunda birçok mekan kapandı; insanlar işsiz kaldı.
*AVM için İnci Pastanesi , Emek Sineması ve onlarca esnaf yok edildi.
*Kaçak AVM Demirören , onlarca esnafı yok etmedi mi?
*Bir çok dükkan kapandı; yerlerine zincir mağazalar açıldı.
*Bir çok kasap- manav, eczane, bakkal gibi esnaf ve yüzlerce konut hızla cafe , butik otel  ve apart otele dönüştü ve dönüşmekte...
*İstiklal Caddesindeki mülklerin çoğunu uluslararası yatırım şirketleri aldı,alıyor  ve de kiraları arttırıyor.
*İstiklal'deki pasajlar otele dönüştürülüyorlar...
*Peki, esnaf?...
*Beyoğlu sermaye sahiplerinin, kompradorların alanı olacak; esnaf kalmayacak.
*Beyoğlu'ndaki tüketici profili şu an karma iken , dönüşümse  sadece turist odaklı olarak sağlanıyor. Dönüşüm , halkı Beyoğlu'nun dışına savurmaya yönelik bir eylem olarak karşımızda duruyor.
*Esnaf , halkla var olur. halkın giremediği- gezemediği bir yerdeki esnaf (durumu ne kadar iyi olursa olsun ) batar.
*Beyoğlu'nda müdahale edilmeyen her yürüyüş ve gösteri sonrasında eylemciler her zaman esnaftan alışveriş yapardı; bu durumu da  göz önünde bulundurmuş olması muhtemel olan iktidar , neredeyse son bir yıldır, İstiklal'de  müdahalesiz, gazsız, tomasız eyleme izin vermedi; vermiyor; vermeyecek gibi de görünüyor...
*Galataport, Haliçport ve Tarlabaşı Kentsel Dönüşüm projeleri bittiğinde ortada ne esnaf , ne de halk kalacak mı ? Kalmayacak...
*AVM'ye ihtiyaç mı var ? AVM'lere kimin gideceğine bağlı...Kim gidecek?Halk gidemeyecek.Turist gidecek. Beyoğlu'n halk gezemeyecek, gençler gezemeyecek, sadece turistler gezecek....(Bu arada turistlerin de İstanbul 'a sadece AVM ziyaretine geldiğini zannetmek de , cehaletin dik alasıdır. O da ayrı bir konu...)
*Ne istiyorsunuz , Taksim 'e vizeyle mi girelim ?
 *Beyoğlu , esnafın hatta halkın elinden yavaş yavaş alınıyor...
*Bu yüzden olay; ''Emek Sineması '' ,''1 Mayıs ''ya da '' Gezi Parkı '' olayı değildi. Bu yüzden anormal şekilde müdahale edildi. Olay , iktidarın rant ve otokratikleşme çabalarının acımasız bir tezahürüydü; ve maalesef, iktidar , aynı tarihi hataları ısrarla tekrarlamaya devam ediyor. Açıkçası , etmeye de devam edecek gibi görünüyor...
*Olayın o kadar boyutu var ki , saatlerce konuşmak, günlerce yazmak mümkün, lakin, sözlerimi de bir yerden bağlamam gerekirse; ''Bir şehrin nabzı , şehir merkezinde atar.O
 nabzın atmasını da AVM'ler , oteller değil ; ''halk '' sağlar. Halksız şehir merkezi olmaz; Halksızlık Beyoğlu'na ,İstanbul'a yapılabilecek en büyük haksızlıktır....


 

31 Ocak 2014

mucizenin adını koyalım...

...umut ile aşk...

*İlk bakışta saçma gibi görünse de ,insan ,sadece istediği için sevip, sadece yaşadığı için bile umut edebilir...
*Umut etmek ,ihmale gelmez;pek nazlıdır,hemen soluverir.Umudun çabayla , özenle, her gün bıkmadan -usanmadan beslenmesi gerekir.Bir insanın umudundan vazgeçmesi demek;onun sevdasından , davasından, kavgasından ,hatta kendisinden vazgeçmesi demektir. Umudu reddetmek , insanın kendisini reddetmesi demektir.
*Umutla denediğimiz, umutla kovaladığımız bir hayatta başarısız değilidizdir...Başarısız gibi görünebiliriz çoğu zaman...Yenilmiş,yıkılmış,sindirilmiş,belki de bitmiş...Olamaz mı ?Olabilir, elbette olabilir. Neden olmasın ?Lakin ,başarısız gibi görünmekle , başarısız olmak farklı şeylerdir. Başarı neye göre? Kime göre?...İnsanın nihai başarı amacı ne olabilir mutlu ve huzurlu bir hayattan başka ?...''Mutluluk ve huzur'' para ile alınabilen, kariyer ile yükselebilen maddi şeyler değillerdir ki ; onlara ulaşmanın yolu, maddi bazı kazanımlardan geçsin...O bakımdan , başkalarının bakış açılarına göre ve genel geçer toplum kurallarına göre ,çuvallıyor gibi görünmek bizi, yolumuzdan, umudumuzdan, sevdamızdan, davamızdan ve hayat kavgamızdan asla, asla, asla alıkoymamalıdır.
*Umut; hayatın içinde serpilip, gelişmenin en güzel yoludur; çünkü umudun yoldaşı aşktır.
*Umut; felaketlere  karşı dik durmak, türlü türlü derde, illete, zillete, boyun eğmemek için tutunacağımız ilk daldır.
*Umut; mucizenin konulmamış adıdır...
*Umutlu insan , dünyayı tüm renkleriyle yaşar. Umutsuz insan ise sadece siyah-beyaz bir film seyreder gibi yaşar gider işte...
*Umutlu insan ,-tüm naifliğine rağmen-dilemeye, sevdaya, davaya ve hayatın getirdiği pek çok şeye umutsuz insandan daha da hazırlıklıyken, umutsuz insansa  boyun eğmeye ve pes etmeye daha da yatkındır.
*Yüreğinde umut taşıyan her insan ''umudun yüzü'' dür ve umudun yüzünden gülümsemesi de öyle kolay kolay alınamaz.
*Umutlu insanın bileğini de bükmek , neredeyse , imkansızdır.
*Umutlu insan inatçıdır, demek istemiyorum . Sakın yanlış anlaşılmasın. Umutlu insan severek ve sabrederek direnir. Ondandır yenilmeyişi...Zaten kör inat dediğimiz şey de , muhteris, mutsuz, umutsuz insanlarda var olur; çünkü onlar ne umudun elinden tutmuşlar; ne de aşka teslim olmuşlardır. Yani , aslında, başarısızdırlar. Otur, sıfır!...
*Oysa, her adımını aşkla atan insanın yolu ,bir şekilde ve bir bakımdan , açılır. İllaki açılır...
*Zira hayatın ve muhteris insanların kapadığı yolu, bu güzel insanlara, çoğu zaman, '' umut '' açar...
*Gerek umut, gerek aşk iyi niyetli ve saf  bir '' delilik hali '' gibi görünse de ,hiç de küçümsenmeyecek kadar güçlü hislerdir. Bu hisler tüm açmazlarımızı çözer. Bırakalım da çözsünler o zaman, değil mi ama?...
*Umut; gülümsemeyi, uyumluluğu, inceliği, bilgeliği ,hatta yaratıcılığı gerektirir ve getirir.
*Umut; sevmeyi gerektirir ve getirir.
*Umut; özün, tözün, sözün birliğini gerektirir ve getirir.
*Aşk; umutla dirliği gerektirir ve getirir.
*Yaşamı yaşamak ; emektir, gayrettir, esenliktir, ümittir, sevgidir...
*Misalleri çoğaltmak her ne kadar mümkünse bile , belki de, sadece , gülümsemektir....














16 Ocak 2014

ÖZGÜRLÜK VE ADALET

BİR HABİL İLE KABİL SORUNU...

Özgürlükse amaç;herkes için özgürlük...
Adaletse amaç;herkes için adalet...
Bu hayatın herkes için  ''adil'' ve ''özgür'' olması arzulanır.
İlk sorun; hepimizce arzulanan bu  '' adil ve özgür'' olma hayalinin bedelinin ne olacağıdır.
Bu iki kavrama ulaşmak bir demokrasi ve insanlık yolculuğudur.bedeli kavgayla ödenir.Bir anlığına da olsa diyelim ki ;dövüştük,aşırdık,taşırdık ve bunlara ulaştık.
Hemen ikinci bir sorunla karşılaşırız. İki şey, aynı anda,aynı yeri işgal edemez...
Önce hangisi gelecek? Herkes için özgürlük demek;kötülere,insanların kanını emenlere,emek sömürücülerine de özgürlük getirir.Onlar da, ''Bırakınız geçelim,bırakınız yapıverelim...'' diye ortalıkta salınıverir ki; bu da adaletsizliği doğurur.
Daha özgür olan ''yapıverenler'' geçirdikçe, adaletin sıcacık kollarında geceleri rahat rahat uyurken , ''yapıveremeyen'' yığınlarsa adaletsizliğin soğuk pençeleri arasından uzanıp,alabileceği bir lokma ekmeğin peşindedir.
Diyelim ki adalet,özgürlüğe çelme taktı da,öne geçti.O zaman da ;herkes için adalet, her insanın toplumun lehine göre davranışlarını düzenlemesi demektir ki; bu durumda toplum; temel kişilik , hak ve özgürlüğünün önüne geçer.
Adaletin baskın olduğu bir düzende, kişilerin  kişiliklerini serbestçe yaşayamamaları gibi bir  tehlike bulunmaktadır; çünkü bu tarz bir düzende, kişiler toplum için vardır.
Bu durumda kişilere toplumsal adalet sisteminin figüratif çarklarının arasında dönen dişlilerden başkaca da bir anlam da yüklenemez.
O zaman, söz konusu bu iki ''toplum için olmazsa olmaz rakip kardeşler'' için denge şart. Peki, böyle hassas bir denge nasıl sağlanacaktır? Adaletin özgürlüklere göre düzenlenmesi, özgürlüklerin de devletin kontrol edebildiği, eğitim-ekonomi-sağlık-güvenlik vs. gibi diğer toplumsal argümanların kullanılarak kontrol mekanizmasına dahil edilmesi akla yatkın bir çözüm gibi görünmektedir. Adalet ile özgürlük arasındaki ilişki;hem bir elin verdiğini diğer elin görmemesi, hem de her iki elin de eşit ağırlıkta yükü taşıması şeklinde olmak zorundadır;çünkü denge her toplumun olmazsa olmazıdır.Denge sağlanamazsa, baskın olan gücün zamanla fanatikleşerek, toplumu ''bir şekilde'' hayatın olması gereken akışından kopartması işten bile değildir.
Bu bir devletin en dikkat etmesi gereken konudur; çünkü ne toplum bireyin önüne , ne de birey toplumun önüne geçemez. Devlet her ikisinin de önüne geçemez.Geçerse, ''tam anlamıyla'' ne adalet, ne de özgürlükten söz etmek mümkün olmaz. Adaletin ve özgürlüğün olmadığı topraklarda da yeşerecek tek şey şiddettir.
Baskı ile barış olmaz;silah ve şiddetle de ilerlenemez...

 



15 Ocak 2014


Yasa - Yasak

''yasak var istersen , dayak var yersen...'' Bu mudur ?...


Kesin bir zorunluluk olmadıkça  devlet ;dernek ve sendika özgürlüğüne karışmamalı ama , bu ''kesin'' zorunluluk hali neye  ve kime göre belirlenecek? Peki,ya protesto hakkı?
Hiçbir hükümet bozguncu fikirler üretiyorlar ya da bozguncu fikirleri  öğretiyorlar diye dernek ve sendikaları yasaklama hakkına sahip değildir.Aynı zamanda çıkarılan bir yasayı kabul etmediği için toplantı ve protesto hakkını kullanan halka baskı yapabilme özgürlüğü de yoktur.
Bu hak ancak, dernek ve sendika üyelerinin barışçı bir propagandayı aşıp, sosyal düzeni güç yoluyla yıkmak isteğiyle eyleme geçmeleri halinde doğabilir.
Baskı ya da işkenceyle iktidara uygun olmayan farklı inanç,etnik-siyasi-sosyal-kültürel yapıyı yok sayıp, varılan her devlet birliği geçicidir.Bu birlik ,birliktelikten bile uzak,her an yıkılmaya mahkum bir yapıdır.Zaten ,ilk rüzgarda da yıkılır.
Böyle bir devlet örgütlenmesi dinamit üstünde oturmaktadır.Oysa yasalar devlet örgütünün  halka karşı gücünü arttırıcı,halkı bölücü ve ezici nitelikte değil ;birleştirici,eşitlikçi ve adilane bir yapılanma dahilinde işlevlik kazanır.
Hiçbir yasa ortada bir ''yasa'' bulunsun diye çıkarılmaz ve sadece -o süre zarfında-yetkili bir kaynaktan doğmuş olması,ona itaati gerektirmez.
Yasalar,insanların yaşayışlarını düzenlemek için çıkarılır.Toplum hayatına hizmet etmesi gereken ve ancak hizmet ettikçe ,varlıklarını sürdürebilen düzenlemelerdir .
Yasalar; toplum hayatını adil,özgürlükçü ve eşitlikçi düzenleme amacını gerçekleştirebildiği ölçüde değer kazanır.
Yasaları koymak ve ne pahasına olursa olsun onları uygulamak adına baskı, uygun bir araç değildir.Ortaya konan delillere kaba kuvvet  asla bir cevap olamaz.
Fikir ,ancak fikirle bastırılabir...
İrade sahibi bir karakter yapısının da  kötü eğilimlere karşı da ancak,bizzat savaşmakla da elde edileceğini de göz ardı etmemek gerekir.Buna mukabil, halk,devlet tarafından zannedilenin aksine , kendi yaşama düzenindeki sınırları kendisi bulabilecek,toplanma hakkını kullanabilecek,çeşitli dernek ve sendikalara üye olabilecek güce ,kendiliğinden,sahiptir.Bu gücün otorite tarafından sınırlandırılmaya , baskı altında tutulmaya  hatta yok edilmeye çalışılması da toplumun ilgili tüm bileşenleri tarafından tepkiyle karşılanır.
Kötü düzenlenmiş yasaların diğer bir zararlı etkisi de ;Halkın söz konusu yasalara tepkisi sebebiyle sürekli olay konusu olduğu için devlet, şiddeti temel dil haline getirir.Yönetimin sertliği, halkın karşı duruşunu ,tepkisini daha da arttırır. Kötü  ve adaletsiz yasanın hiç de göz ardı edilmemesi gereken bir diğer yan etkisi de ,suç ile ceza arasındaki orantısızlık halkın sempatisini suçlunun üzerine çekip;antipatisini de devlete yöneltmesi tehlikesi ve tehditidir.
Yasaklamak tehlikelidir.
Yasaklamak, yasaklayanın kendine kurduğu tuzaktır.
Yasaklar her toplum için yararlı düşüncelerin de yayılmasını önlediğinden tehlikelidir.
Yasaklar, halkın kendisi için önemli olay ve sorunların öğrenilmesini önlediği için tehlikelidir.
Halk, sorunları bilmeli,dile getirebilmeli,paylaşabilmeli,eleştirebilmeli, toplantı ve protesto hakkını kullanabilmelidir.Toplum tüm bu haklarını kullanırken de  baskı, şiddet ya da işkence ile karşılaşmamalıdır.
İyi düzenlenmiş yasa ile kötü düzenlenmiş yasa arasındaki en temel fark ;devletin halkına bakışındaki fark;duyduğu saygıdır....


5 Ocak 2014

Paylaşılacak Sözlerim Var Benim-12


  • İki can bir yazgı ettiğinde  ''can yoldaşı '' olunur...
  • Umut kefesini doldurdukça insan;dert kefesini boşaltır....
  • Yarınını,çocuklarını da içlerinde  taşıdığından habersizcesine herkes;dününü,ölüsünü içinde taşıyor gibi yaşıyor...
  • Yürek neyi kanıtlar ki?...''İnsan'' olmamızdan başka...O da yetmez mi?Yeter...
  • Umut, umutsuzluğu;sevgi,sevgisizliği eritir...
  • Kötüler diz çöktüremediklerinin malını,canını,ruhunu hatta hayallerini bile tarumar edene kadar durmaz.Boyun eğme,dik dur!...
  • İnsan;gülümsedikçe gülümser,sevdikçe sever;sevdikçe ilerler...İnsan olur...
  • Kolu, bacağın yerine dikemezsiniz...
  • Ne yazık ki,şehirler insan ruhunun manevra alanını gittikçe daraltıyor...
  • Adam olmak, ne çulla çaputla, ne de parayla pulla olabileceğiniz bir şey değil;aslında pek emek de istemez. Sadece yürek ister...
  • Umut umuda değince,mutluluk;mutluluk mutluluğa değince , huzur; huzur huzura değince; barış  kurulur...
  • Uyanıkken çoğu şeye uyanamıyor insan...
  • Kurtarsa kurtarsa insanı; özü ve sözü kurtarır...
  • Her bilgi;hemen , her yere yazılmasın yazılmasın ki; büyüsü kaçmasın...
  • Cehalet ile sefalet insanın da,insanlığın  da kıyametini getirir.İkisine de bilgece bir umutla ve gayretle karşı durmak asalettendir...
  • Belki de, bilgeliğin güzüdür gizem;ama,aynı zamanda da özüdür...
  • Bilgi, şampanya gibidir,şişeyi fazla kurcalar, sallarsan;açınca köpüğü taşar,kaçar...
  • Bilmez görünür bilenler de nicedir...
  • Dut yaprağından ipek oluyorsa,umut ,cesaret, ve emekle neler olmaz ki...
  • Sınırları olmamalı barışın...