23 Şubat 2014

KADIN CİNAYETLERİ KADER OLAMAZ!



Ülkemiz kadına yönelik her türlü şiddet eyleminde üst sıralarda yer alırken ;kadın güvenliği ,
eğitim oranı, işgücü ve kadın - erkek eşitliği gibi konularda en alt sıralardaki yerini büyük
bir istikrar ile muhafaza ediyor. Kadına yönelik şiddet , bir insan hakları ihlali olup ;
kadının kişisel özgürlüğü, güvenlik hakkı , ifade özgürlüğü , eğitim hakkı , çalışma hakkı
gibi bir çok hak ihlalini de bünyesinde barındırmakla beraber , bunlar içinde en önemlisi ,
şüphesiz ki kadının yaşama hakkıdır.

Tüm dünyada '' yaşam hakkı '' en temel haktır ve bu hak devletlerin teminatı altındadır.
Bu bağlamda , kadın cinayetlerini önlemek ; önlenemediği durumlarda ise ;
diğer katil adaylarını da caydırıcı şekilde kadın katillerinin ceza almasını sağlamak
devletin görevi ve sorumluluğudur.

Kadın cinayetlerini sadece adli bir vaka olarak algılamak ve çok boyutlu böyle bir
olguyu bu seviyeye indirmek; en hafif tabirle , burnunuzun dibindeki buzdağını
görmemek-görmezden gelmek demektir.

Kadına yönelik her türlü şiddet eyleminin ve bu şiddetin son perdesi olan kadın
cinayetlerinin toplumda kadına biçilmiş olan rolle direkt bir bağlantısı olduğu için ;
mevcut duruma siyasi ve iktisadi bir perspektiften bakılması sorunun çözümü için kaçınılmazdır.

Yoksa sorun ; yok kadın eve geç gelmiş, yok dekolte giyinmiş , yok boşanmak istemiş,
yok çalışmak istemiş , yok sokak ortasında gülmüş , yok tecavüze uğrayıp-namusu kirlenmiş,
 yok haddini aşıp- yerini bilmemiş olması falan değil. 

Sorun ; kadınların sadece ve sadece '' kadın '' oldukları ; kadın olarak var oldukları
için öldürülüyor olmaları. Sorun;  bu cinayetlerin planlı-programlı  olarak,
bir bakımdan  '' nefret suçu ''  şeklinde vuku buluyor olmaları.
Sorun ; egemen gücün tornasından '' istenildiği ölçülerde '' düzgün çıkmayan 
her kadınının önce baskıya ve şiddete , en sonunda da cinayete maruz kalması....
Sorun ; Medeni Kanundan aile reisinin koca olduğuna dair hükmün ilgili maddeden
çıkarılmasının ardından yıllar geçmesine rağmen ; yasal olmayan , ama gizli ve sözlü bir
'' reis'' lik yetkisinin devlet dahil , tüm toplum tarafından erkeklere verilişinin genel kabul
görmüş olması sorunu...Bu genel kabul sayesindedir ki ; bu sözde reislik yetkisiyle  babalar,
amcalar, ağabeyler , kuzenler , kocalar ve sevgililer o kadın üzerinde hüküm verme ,
 ona eziyet etme , onu dövme ve gerekli görürse ya da sinirlerine hakim olamazsa ,
onu öldürme hakkını kendilerinde görebilmekteler.

Kadın cinayetlerinin çoğu önlenebilir aslında ; çünkü söz konusu cinayetler '' ben geliyorum ''
diyor. Cinayetlerin büyük bir kısmı her geçen gün artan şiddet sarmalındaki son hamle oluyor...
Önlenebilirler , ama önlenmiyorlar çünkü ; komşuların aile meselesi diyerek karışmadığı ,
polisin sadece nasihat edip bıraktığı, savcılık koruması altında bile güvenliğin sağlanamadığı
her vurdumduymazlık, her ihmal, her suiistimal  bir cinayet ihtimalini doğuruyor,
ve maalesef çoğu zaman da bu ihtimal gerçekleşiyor.

Kadınlar öldürülüyor. Devler koruması da bir işe yaramıyor . Burada akla şu soru takılıyor.
Kadınları korumak gerçekten bu kadar zor mu , yoksa istemiyor mu ? İstese , hemen istese , acil olarak tüm yasal düzenlemeleri ona göre yapar. Müstakbel katilin müstakbel kadın maktule ulaşmasını sağlayan tüm yolları kapatır; iyi hal indirimleri; ağır-haksız tahrik indirimleri konusunda ilgili tüm maddeleri katil değil ; maktul lehine düzenler.

Peki , kadın intiharlarının kaçı gerçekten intihar ?...
İntihar denilerek kaç kadının üstüne toprak atılıyor ?

Kadın cinayetlerinde büyük bir artış var.
Siyasi erkin de bu acı tabloyu gizleme çabası var.( Siyasi erk derken iktidar ya da muhalefet gözetmeksizin meclisteki ve meclise girebilecek durumdaki tüm partileri kastediyorum )

Bu yıl ve önümüzdeki yıl arka arkaya 3 seçim var. (Siyasi  erki elinde bulunduran tüm siyasi partilerin de genel olarak kadınlara bakışı da malumunuz, zaten ataerkil bir toplumda neden öyle riske girip , '' kadının yaşam hakkı '' üzerine politika öngörüp , meydanlarda konuyu dile getirsinler ki ? Değil mi ama ?...) Oy istedikleri kadınların yaşama haklarının teminatını vermeleri gerekmez mi ?

Hangi siyasi parti politasının içinde '' kadın cinayetleri '' ne vurgu var ?

Hangisi kadın cinayetlerinin önüne geçmek için nasıl bir düzenleme öngörüyor ?

Şayet biz , biz kadınlar ve imece usulü , el birliğiyle konuyla ilgili- ilgisiz tüm STK'lar
dirençli olup ; onları bu konuda adım atmaya  zorlamazsak böyle hayati bir konuda
bile tek adım atmayacaklardır .Atmayacakları da şuradan bellidir.
Seçilebilir yerden kaç kadını aday göstediler ki bugüne kadar ?....





düşle, düşün...

Düşleyip, düşündükçe yaşamın bizi daha az kısıtladığını görürüz.

Hayatın ezası, cefası artsa bile düşünen ve düşleyen insan; yıkılmayıp, umutla çabaladığı ve yoluna devam ettiği için kısıtlanamaz. Düşleyen , düşünen , iyi bir insanın zamanla rekabet etmediğini , aksine zaman içinde , zamanla uyum içinde ilerlediğini görürüz. Bu tip insanlar zaman için çalışmazlar; aksine, zaman, bu tip insanlar için çalışır. Zaman , bu tür insanların güzelliklerine güzellik, asalet ve bilgelik katar...

Hayata yenilmeyen , düşünmeyi, düşlemeyi yüreğinden ve aklından düşürmeyen ; bu iyimser , umutlu , dirençli insanlar birer '' sevda abidesi '' gibi dikilirler karşımıza ...

Düşle, düşün zaten başka nedir işin ?

 O bakımdan cancağızım, düşünüp/düşlemek lazım...

Umut,sevda, dava, kavga lazım...

 

15 Şubat 2014

devlet üzerine...

'' En iyi devlet yönetmeyen ;tüm organlarıyla hizmet eden devlettir.''


Platon ;senatonun kokuşmuş olduğunu yazmıştı; politikacılar rüşvetçi , insanlar aptaldı.
Voltaire , dünyanın aptallarla dolu olduğunu söylemişti ve dünyayı en az bulduğu kadar aptal ve sefil bir halde bırakmıştı.
Geride kalan nice savaşlar ,nice yıkımlar ,nice devrimler , nice felaketler yaşandı. Dünya, 2 kez topyekün savaştı.
Yüzyıllar hatta binyıllar geçti.ne değişti? Hiç...Hala aynı politik düzenbazlık, hala aynı aptallık...
Çatışma, çıkar ve hepsinden önemlisi de ''savaş '' , bir devletin varlık sebebi , en zor zamanlarında sığındığı güvenli limanıdır. Savaş yoksa, sistem (devlet) kendisine ,kendisi için , kendisine karşı kullanılmak üzere çeşitli tehdit ve tehlikeler üretir ki ; gücünü ispat edip, gücünü - baskı gücünü elbette-  arttırabilsin.  Savaş yoksa, çatışma ve ( düşmana karşı ) çıkar birlikleri yoksa ;yok olursa ,
''Sen niye varsın , demezler mi o zaman ? Derler...
Peki nedir, niye vardır o zaman? Kötümser (!) gözle bakarsak ; ''Yetiştirilmek ( patates gibi ) , soyulmak , sömürülmek, bir yere-bir yerlere bağlı/bağımlı olmak ,köşeye sıkıştırılmak , zorbalığa maruz kalmak, baskıya-baskına uğramak, ceza görmek, takip edilmek, taciz edilmek, aşağılanmak, coplanmak, biberlenmek , dövülmek, işkence görmek, sürülmek, sürgüne gönderilmek, satılmak, adaletsiz bırakılmak, kurşuna dizilmek, kılıçtan geçirilmek, asılmak ,kesilmek , bir sürü gibi güdülmek,yöneltilmek ve yönetilmektir.'' devlet...Devlet budur. Devletin ahlakı da,  yapısı da, yöntemi de, adaleti de budur. Tarih boyunca yönetim sistemleri değişmiş , temel mantık aynı kalmıştır. Tabii ki bu; üstüne basa basa belirtiyorum ki ;kötümser bir gözün gördüğüdür. Şüphesiz , iyimser bir gözle bakmak da mümkündür. İyimser bir gözle bakıldığında ise, devletin halkı iç ve dış tehditlerden korumak ve toplumsal düzeni sağlamakla görevli siyasi bir örgüt olduğunu söylemek mümkündür. Tehditlerden korumak ve düzen sağlamak var. Aslında iyimser olursak,derinlerde bir yerlerde hizmet de var; ama çok derinlerde...
Ütopik bir düşüncedir. Doğrudur. Ancak ; devletlerin iç-dış / sanal-gerçek tehditler, çıkar çatışmaları, insanları yöneltmek ve yönetmek gibi önceliklerinin ;halklarına  hizmetle yer değiştirmesi gerektiğini düşünmekteyim . Ütopya bu ya , bunun başarılabileceğine de, yürekten inanmaktayım.
Yine ütopya bu ya , bunun gerçekleşeceğine de inanmaktayım. Devletler bu evrimi er ya da geç geçirmek zorunda kalacaklar da zaten. Sorun; bu evrimleşme sürecinin mevcut güç odakları tarafından daha ne kadar erteleneceği...Sorun; insanlığın, yaşlı ve yorgun dünyamızın ,bu insanı, doğayı, dünyayı değil de, silahı, parayı, gücü koruyan sistemin ezasını-cefasını daha ne kadar çekebileceği ve kaldırabileceğidir.
Zira ;artık deniz,dalgaları taşıyamamaktadır...


(Ancak , bir konuda itirafta bulunmalıyım. Söz konusu ütopya, ütopya olmaktan çıkıp, ete-kemiğe büründüğünde ; yani devlet yapısındaki öncelik sıralaması değiştiğinde dünya; bugünkü kurtarılabilir halinden çok uzaklarda , büyük yıkımlardan, felaketlerden, savaşlardan, kıtlıklardan geçmiş olacak. Korkarım , insanoğlu yine geç kalacak...
Umarım ütopyam , korkumdan önce uyanır...)

 


kuyudan çıkmak...

Bulutlara yakın bir yerlerde başlamaz ki umut...
Umut dediğin kuyunun, karanlığın, soğuğun ve ıssızlığın en dibinde başlar...
Yavaş yavaş tırmandıkça yukarı, hem umuda antrenmanlı, hem de ışığa koşulu olmuş olursun.
Ve, bir an gelir ki, tenin ilk kez ışıkla temas eder. ''Yanıyor muyum acaba ?'' paniğini atlattıktan sonra , için gerçekten ısınmaya başlar, hareketlerin hızlanır, kanın deli akar ya , işte o zaman umuda doğru deviniminin daha da hız kazanacağı andır.
İşte o an , hayatın için kritik önem taşır.
Asla sıradan olmayan o ''an'' ,  dönüm , tamam ya da devam anıdır.
Umuda dair içindeki tek tereddüt bile seni kuyunun dibine tekrar yuvarlar.
Kuyuya düşmemek; bulutlara yükselmek, umuda ulaşmaktır...
Umuda ulaş....

1 Şubat 2014

Bir Halksızlaştırma Projesi...

Beyoğlu , Beyoğlu

*Neo-liberal politikalar yürüten , otoriter bir iktidarın kendine Taksim'i, Beyoğlu'nu hedef alması kadar doğal ve beklenilen bir şey olamazdı elbette, ki öyle de oldu zaten...
*Yoğunlaşan,ağırlığı artan-,tüm erkleri neredeyse kayıtsız-şartsız şekilde elinde bulunduran bir iktidarın, hem rant hedefi olarak, hem de siyasi gücünün ispatı olarak, halkın yoğun olarak toplandığı ''kale''yi  kendine hedef seçmesi de, aslında pek öyle aniden karşımıza çıkan bir tablo da değildi. İktidar ; halktan üstündü ve halkın bunu kabul etmesi gerekirdi. Halk kimdi ki? Değil mi ama ? Çekilecek çile , olacak iş değildi  yahu , hem de şehir merkezinde...Zengin olsalar, turist olsalar bile  bir yere kadar çekilirdi ama, halk kimdi ?Ne işleri, ne hakları vardı da şehir merkezi onların kamusal alanı oluyordu ?Şehir merkezi, rant merkezi demekti ve halka terkedilemeyecek kadar değerliydi. Kamusal alana ait her metrekarenin sermayenin tasarrufuna açılması için bir rant yaratma çabası , daha doğrusu savaşı içine girildi.
*Masa-sandalye yasağı sonucunda birçok mekan kapandı; insanlar işsiz kaldı.
*AVM için İnci Pastanesi , Emek Sineması ve onlarca esnaf yok edildi.
*Kaçak AVM Demirören , onlarca esnafı yok etmedi mi?
*Bir çok dükkan kapandı; yerlerine zincir mağazalar açıldı.
*Bir çok kasap- manav, eczane, bakkal gibi esnaf ve yüzlerce konut hızla cafe , butik otel  ve apart otele dönüştü ve dönüşmekte...
*İstiklal Caddesindeki mülklerin çoğunu uluslararası yatırım şirketleri aldı,alıyor  ve de kiraları arttırıyor.
*İstiklal'deki pasajlar otele dönüştürülüyorlar...
*Peki, esnaf?...
*Beyoğlu sermaye sahiplerinin, kompradorların alanı olacak; esnaf kalmayacak.
*Beyoğlu'ndaki tüketici profili şu an karma iken , dönüşümse  sadece turist odaklı olarak sağlanıyor. Dönüşüm , halkı Beyoğlu'nun dışına savurmaya yönelik bir eylem olarak karşımızda duruyor.
*Esnaf , halkla var olur. halkın giremediği- gezemediği bir yerdeki esnaf (durumu ne kadar iyi olursa olsun ) batar.
*Beyoğlu'nda müdahale edilmeyen her yürüyüş ve gösteri sonrasında eylemciler her zaman esnaftan alışveriş yapardı; bu durumu da  göz önünde bulundurmuş olması muhtemel olan iktidar , neredeyse son bir yıldır, İstiklal'de  müdahalesiz, gazsız, tomasız eyleme izin vermedi; vermiyor; vermeyecek gibi de görünüyor...
*Galataport, Haliçport ve Tarlabaşı Kentsel Dönüşüm projeleri bittiğinde ortada ne esnaf , ne de halk kalacak mı ? Kalmayacak...
*AVM'ye ihtiyaç mı var ? AVM'lere kimin gideceğine bağlı...Kim gidecek?Halk gidemeyecek.Turist gidecek. Beyoğlu'n halk gezemeyecek, gençler gezemeyecek, sadece turistler gezecek....(Bu arada turistlerin de İstanbul 'a sadece AVM ziyaretine geldiğini zannetmek de , cehaletin dik alasıdır. O da ayrı bir konu...)
*Ne istiyorsunuz , Taksim 'e vizeyle mi girelim ?
 *Beyoğlu , esnafın hatta halkın elinden yavaş yavaş alınıyor...
*Bu yüzden olay; ''Emek Sineması '' ,''1 Mayıs ''ya da '' Gezi Parkı '' olayı değildi. Bu yüzden anormal şekilde müdahale edildi. Olay , iktidarın rant ve otokratikleşme çabalarının acımasız bir tezahürüydü; ve maalesef, iktidar , aynı tarihi hataları ısrarla tekrarlamaya devam ediyor. Açıkçası , etmeye de devam edecek gibi görünüyor...
*Olayın o kadar boyutu var ki , saatlerce konuşmak, günlerce yazmak mümkün, lakin, sözlerimi de bir yerden bağlamam gerekirse; ''Bir şehrin nabzı , şehir merkezinde atar.O
 nabzın atmasını da AVM'ler , oteller değil ; ''halk '' sağlar. Halksız şehir merkezi olmaz; Halksızlık Beyoğlu'na ,İstanbul'a yapılabilecek en büyük haksızlıktır....